Adı Ayşe. Beyaz tenli mavi gözlü. Yarı boşnak yarı Istanbullu. Bir Türk. Bir anne. Bir Kadın. Ve o bunu hep yapıyor.
Geçen senelerde onunla beraber tatile çıkmıştım. O tatilde bana bir imparatorluğun vedasını anlatmıştı. Osmanlı’nın son Maliye Nazırı olan Ahmet Reşat Paşa’nın, yani büyükbabası’nın evine düşen yangınları anlatmıştı. Daha o zamanlar gencecik zayıf bünyeli hassas bir kadın olan büyükannesi Behice’yle, evde belki sözü en çok geçen saraylı büyükninesiyle, daha o zamanlar küçük birer kız olan anneannesi Leman’la ve büyük teyzesi Suat’la tanıştırmıştı beni.
Dedim ya, Osmanlı’nın son zamanları, Istanbul Beyazıt’ta koca bir konak ve içinde yaşayanlar imparatorluk döneminin en yaldızlı ailelerinden. Dirayetli ve güçlü bir paşa baba, nazlı güzel anne, saraylı bir nine, küçük prensesler gibi yetiştirilen iki kız çocuğu, aşçılar, kalfalar, hizmetkarlar. Başlarda evdeki tek pürüz Reşat Paşa’nın İttihatçı, düzen karşıtı kaçak yeğeni Kemal’di. Bir de belki içten içe bir erkek evlat sahibi olamamanın Reşat Paşa’da ukteye, Behice Hanım’da sızıya dönüşen umudu.
Ama zaman içerisinde o kudretli imparatorluğun sonunun kesinleşmesiyle yepyeni duygularla tanışmak zorunda kalmışlardı hepsi: hayatları boyunca koşulsuz inanıp güvendikleri tüm dalları kırılmış, saray ve padişahın çöküşü ile neredeyse birer vatan haini durumuna düşmüş, işgal devletlerinin esiri olan Istanbul’da açlıkla yoklukla birlikte yaşamayı öğrenmişlerdi. Bütün bu yangınların ortasındaki bir büyük yangın da, konakta evlatlık gibi büyütülen Mehpare kızın, ittihatçı, asi, kaçak ve veremli Kemal oğlana olan tutkusuydu. Yaşadıkları bir seneyi doldurmayan ama bir ömre sığmayan sonsuza uzanan aşk, cehennemin ortasında açan umut çiçeği.
Evlerin kilerlerinin boşaldığı, sokakta yürümenin cana malolabildiği, güzel Istanbul’un yakılıp yıkıldığı, vatanı kurtarma sohbetlerinin ancak gizli geçitlerden geçilerek yeraltı mağaralarında veya evlerin sığınaklarında yapılabildiği, ama bu aydınların da konuştuğu ve yalnızca konuştuğu, kimsenin eyleme geçemediği, aslında herkesin vatanı gerçekten kurtaracak bir güneşin doğmasını beklemekten başka birşey yapmadığı bir dönemi anlatmıştı bana Ayşe “Veda”da. Annesi Sitare’nin doğumunu müjdeleyerek de anlatacaklarına ara vermişti.
Sonra kışın ortasında Umut’u anlatmak üzere geri geldi. Beyazıt’taki konakta nerde kalmıştık diye tekrar başladı. İmparatorluğun yıkılması cumhuriyetin kurulması gibi çok iyi bildiğim o hikayeleri bir kez de bana, konaktaki artık o çok iyi tanıdığım insanların gözünden anlattı.
Bu kez hikayeye bir başka aileyi daha dahil etti hem de: Osmanlı’nın gözdesi Bosna’nın elden çıkmasıyla, ailesi ile birlikte Istanbul’a göçen Muhittin. Ömrü boyunca vatan hasretiyle yaşayan, vatanını özleyerek ölen bir ailenin çocuğu olan Muhittin’e babası hep “vatanını sev” diyor. “Bu topraklar artık senin vatanın, burayı sev sahip çık, koru ki bizler gibi vatanından ayrı düşüp yüreğin yanmasın, ömrünü sıla hasretiyle tüketme.” Bosna’nın elden çıktığı o gün babasının evlerinin karşısındaki kavaklara ateş ederken içinin nasıl yandığını hiç unutmuyor Muhittin ve babasının öğüdünü tutuyor. Çünkü “Veda”da aydınların konuşarak eleştirerek kurtarmaya çalıştıkları vatanı, gözüpekliği ve zekasıyla kurtarmayı başaran, halkına armağan eden Mustafa Kemal’in çocuklarından biri Muhittin. Okuyup mühendis oluyor, genç cumhuriyetin çalışkan ve cesur bir neferi olarak yurduna hizmet ediyor.
Öte yanda bizim konakta da genç cumhuriyetin yansımaları birebir yaşanıyor. Nazlı güzel bir kadınının türlü yokluklarla güçlü ve dirayetli bir anneye dönüşümünün, konağın prensesler gibi yetiştirilen kızlarının evlilikleri ve hayatla yoğrulup olgunlaşmalarının, saraylı ninenin halüsinasyonlarında geçmişle bugünü ne kadar acıklı bir şekilde birbirine karıştırdığının, kolejde okuyan modern idealist bir Müslüman Türk kızın, Ermeni ve Hıristiyan bir gence olan aşkı sebebiyle çektiği acıların, ailelerinin ve çevrelerinin bu ilişkiye karşı vurdukları kan ter ve gözyaşı dolu darbelere rağmen herşeye inat birbirleri için çarpan kalplerine sahip çıkmalarının, bu yolda çekilen tüm acıların ben de şahidi oldum Ayşe anlattıkça.
Yardımsever insan adam Doktor Mahir’i, sessiz sedasız ihtiyar Neyir’i, kendi dedeme benzettiğim Ayşe’nin babası Muho’yu, niye bilmiyorum ama çok güzel olduğuna emin olduğum annesi Sitare’yi, güngörmüş babaannesi Gül hanım’ı çok sevdim. Zamanla muteber bir semt olmaktan çıkan o zamanların güzel Beyazıt’ını, yaseminleriyle, yazlık kalabalık aile sofralarıyla Büyükada’yı, genç cumhuriyetimizin modern ve şık başkentini, kendi çocukluğumun geçtiği Ankara’mın o Atatürk’lü halini, hepsini hiç tanımadan çok özledim ve Ayşe anlattıkça, burnumun direği sızladı. “Umut; hayat akan bir sudur” dedi, bir küçük Ayşe’nin doğumu ile anlattıkları da şimdilik bitti.
Veda’nın arkasından Umut geldi. Bu sefer bana ne anlatacak bilmiyorum, ama bekliyorum. Bence siz de hala tanışmadıysanız, henüz üçüncüsü gelmemişken Ayşe’nin “Veda” ve “Umut”unu size anlatmasına izin verin ve benim buraya anlatamadığım daha niceleri ile tanışın.
Adı Ayşe, soyadı Kulin. O bunu hep yapıyor ve ben onu seviyorum.
Şimdi sizlerle paylaştığım için çok mutluyum, zaten paylaşmanın beni mutlu etmeyeceği şeyleri hiç yaşamamayı tercih ederim.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|






